Ana içeriğe geç
Haberfon Haber Merkezi 18 Ekim 2026
Türkiye • Dünya • Kıbrıs
HABERFON
SON DAKİKA

Çocuklar İstismara Uğradı, Yurtlarda Öldü, Haberler Engellendi: 22 Yıldır Kim Hesap Veriyor?

Yayınlanma: 17 Ekim 2026 · 16:33 Ensar Vakfı, İsmailağa, Menzil, Hiranur, Süleymancılar ve diğer dinî yapılanmalarla bağlantılı olaylar… Çocuk istismarları, yurt faciaları, şüpheli ölümler ve erişim engelleri. Türkiye’nin son 22 yıllık arşivi, devletin denetim sorumluluğu hakkında çok ciddi sorular ortaya çıkarıyor. Üstelik bu yazıda bazı dosyaların ayrıntılarına bilerek yer vermedim. Neden mi? Bir anne düşünün. […]

Çocuklar İstismara Uğradı, Yurtlarda Öldü, Haberler Engellendi: 22 Yıldır Kim Hesap Veriyor?
Çocuklar İstismara Uğradı, Yurtlarda Öldü, Haberler Engellendi: 22 Yıldır Kim Hesap Veriyor?
Yayınlanma:

Ensar Vakfı, İsmailağa, Menzil, Hiranur, Süleymancılar ve diğer dinî yapılanmalarla bağlantılı olaylar… Çocuk istismarları, yurt faciaları, şüpheli ölümler ve erişim engelleri. Türkiye’nin son 22 yıllık arşivi, devletin denetim sorumluluğu hakkında çok ciddi sorular ortaya çıkarıyor. Üstelik bu yazıda bazı dosyaların ayrıntılarına bilerek yer vermedim. Neden mi?

Bir anne düşünün.

Çocuğunu okusun, iyi bir insan olsun diye bir yurda gönderiyor.

Bir baba düşünün.

Evladını emanet ettiği kurumun güvenilir olduğuna inanıyor.

Bir çocuk düşünün.

Başına gelenleri anlatmak istiyor ama korkuyor.

Belki kendisine inanılmayacağını düşünüyor. Belki karşısındaki kişinin dinî otoritesinden çekiniyor. Belki konuşursa suçlanacağından korkuyor.

Sonra bir gün televizyonu açıyoruz.

Bir yurtta yangın çıkmış.

Çocuklar hayatını kaybetmiş.

Başka bir yerde cinsel istismar ortaya çıkmış.

Bir başka yerde şüpheli ölüm konuşuluyor.

Ardından soruşturmalar, mahkemeler, açıklamalar…

Bazen de erişim engeli kararları.

Ve yine aynı sorular.

Bu çocuklar zarar görmeden önce devlet neredeydi?

Kim denetledi?

Kim şikâyetleri dinledi?

Kim sorumluluk aldı?

İşte bugün konuşmamız gereken mesele bu.

Çünkü mesele din değil.

Mesele başörtüsü değil.

Mesele insanların namaz kılması, ibadet etmesi veya inançlarını yaşaması hiç değil.

Mesele, dinî otoritenin sorgulanamaz bir güce dönüşmesi ve bu gücün kötüye kullanılmasını önleyecek mekanizmaların yeterince işlememesi.

Hiçbir tarikat, hiçbir cemaat, hiçbir vakıf ve hiçbir yönetici hukukun üzerinde olamaz.

2006: İsmailağa Camii’nde iki ölüm

3 Eylül 2006.

İstanbul’daki İsmailağa Camii’nde Bayram Ali Öztürk bıçaklanarak öldürüldü.

Saldırgan Mustafa Erdal da olay yerinde linç edilerek hayatını kaybetti.

İki insan öldü.

Bu olay bir çocuk istismarı dosyası değildi. Ancak dinî bir topluluğun çevresinde yaşanan ağır bir şiddet olayıydı.

Bir insanı öldürmek de saldırgan olduğu iddia edilen birini kalabalığın cezalandırması da hukuk devletinde kabul edilemez.

Adaletin görevi, olayları bütün yönleriyle araştırmak ve sorumluluğu bağımsız yargı önünde belirlemektir.

Burada bir ilke var:

Dinî otorite de kalabalıkların öfkesi de devletin adalet mekanizmasının yerine geçemez.

2007: Ensar Vakfı’nın Çorum dosyası

Çorum’da 2007 yılında yaşanan olayda, Ensar Vakfı’nın o dönemki şube başkanı Zekai İşler, vakfın kurslarına katılan çocuklara yönelik cinsel istismar suçlamalarıyla yargılandı.

Bir çocuğa yönelik cinsel istismar suçundan verilen 12 yıl 6 aylık hapis cezası, 2016 yılında Yargıtay tarafından onandı.

Bu olayın üzerinden yıllar geçti.

Ama sorular değişmedi.

Bir vakıfta eğitim gören çocukların güvenliğinden kim sorumludur?

Orada görev yapan kişilerin çocuklarla ilişkileri nasıl denetlenir?

Bir çocuk yaşadıklarını anlatmak istediğinde kime başvurabilir?

Bir suçun ortaya çıkması, kurumun bütün yöneticilerinin suçlu olduğunu göstermez.

Ancak kurumsal güvenlik ve denetim sorumluluğunun araştırılmasını gerektirir.

Çünkü aileler çocuklarını bir kuruma teslim ettiklerinde yalnızca eğitim değil, güvenlik de bekler.

2008: Balcılar’da 18 insan hayatını kaybetti

1 Ağustos 2008.

Konya’nın Taşkent ilçesine bağlı Balcılar’da, kız öğrencilerin kaldığı üç katlı bir Kur’an kursu binasında gaz patlaması meydana geldi.

Bina çöktü.

17 öğrenci ve bir eğitmen hayatını kaybetti.

29 kişi yaralandı.

Üstelik binanın ruhsatsız olduğu ortaya çıktı.

Davada yıllar boyunca hukuki süreçler yaşandı. Yargıtay’ın bozma kararının ardından 2024 yılında yeniden hüküm kuruldu.

Şimdi düşünelim.

Bu çocuklar neden ruhsatsız bir binada kalıyordu?

Kim denetlemişti?

Gerekli güvenlik önlemleri alınmış mıydı?

Eksiklikler daha önce tespit edilemez miydi?

Bir binanın güvenli olmadığı mutlaka insanlar öldükten sonra mı anlaşılmalı?

Devletin görevi yalnızca facia yaşandıktan sonra sorumlu aramak değildir.

Asıl görev, faciayı önlemektir.

2016: Karaman’da 508 yıl hapis cezası

2016 yılında Karaman’da ortaya çıkan çocuk istismarı davası Türkiye’yi sarstı.

Ensar Vakfı ve Karaman İmam Hatip Okulları Mezunları Derneği (KAİMDER) ile bağlantılı barınma yerlerinde kalan çocuklara yönelik suçlardan yargılanan öğretmen Muharrem Büyüktürk’e toplam 508 yıl 3 ay hapis cezası verildi.

Bu, son derece ağır bir mahkûmiyet kararıydı.

Ancak dava sırasında başka bir tartışma da yaşandı.

Avukatların yargılamanın Ensar Vakfı ve KAİMDER’i de kapsayacak biçimde genişletilmesine yönelik talebi mahkeme tarafından reddedildi.

Bu kararın kendisi, söz konusu kurumların suç işlediğini veya suçu gizlediğini kanıtlamaz.

Fakat kamuoyunun şu soruyu sormasına engel de değildir:

Fail cezalandırılırken çocukların güvenliğinden sorumlu denetim sistemi yeterince incelendi mi?

Bir kişinin ağır hapis cezası alması önemlidir.

Ama mesele yalnızca suçlunun cezalandırılması değil.

Bir daha başka çocukların aynı zarara uğramasını engellemektir.

Ve bunun yolu etkin denetimden geçer.

Aynı yıl Aladağ: 11 çocuk, bir çalışan…

29 Kasım 2016.

Adana’nın Aladağ ilçesi.

Süleymancılarla bağlantılı olduğu basında belirtilen öğrenci yurdunda yangın çıktı.

11 çocuk ve bir çalışan hayatını kaybetti.

24 çocuk yaralandı.

Yargılama yıllarca sürdü. İstinaf mahkemesi 2022 yılında sekiz sanığa çeşitli hapis cezaları verdi.

Şimdi Karaman ile Aladağ’ı yan yana koyun.

Bir tarafta cinsel istismar davası.

Diğer tarafta çocukların öldüğü bir yangın.

Olaylar farklı.

Failler ve hukuki sorumluluklar farklı.

Ama ortak bir sorun var:

Çocukların barındığı kurumlarda devlet denetiminin yeterliliği.

Bir yurtta kalan çocuğun güvenliği, o yurdun hangi vakfa veya cemaate bağlı olduğuna göre değişmemelidir.

Bütün çocuklar aynı güvenlik standartlarına sahip olmalıdır.

2021: Uşşaki Tarikatı liderine verilen ceza

Kamuoyunda Fatih Nurullah adıyla tanınan Uşşaki Tarikatı lideri Eyyüp Fatih Şağban’a, bir çocuğa yönelik cinsel istismar suçundan 2021 yılında 10 yıl 5 ay hapis cezası verildi.

Karar daha sonra istinaf mahkemesince de onandı.

Bu dosyanın üzerinde özellikle durmak gerekiyor.

Çünkü bazı dinî yapılanmalarda bir kişiye yalnızca dinî bilgi sahibi olduğu için değil, sorgulanamaz bir otorite olduğu düşüncesiyle de itaat edilebiliyor.

Bir liderin her sözünün doğru kabul edildiği, hiçbir kararına karşı çıkılamadığı bir ortam düşünün.

Çocuk böyle bir ortamda kendisini nasıl savunacak?

Bir yetişkin yaşadığı haksızlığı kime anlatacak?

Bir anne veya baba, güvendiği dinî kişinin yanlış yaptığını kabul etmekte zorlanırsa ne olacak?

İşte burada büyük bir tehlike doğuyor.

Sorgulanamayan güç, kötüye kullanılmaya açık güçtür.

Bu durum yalnızca dinî yapılanmalar için geçerli değil.

Siyasi partiler, şirketler, dernekler ve devlet kurumları için de geçerli.

Nerede denetimsiz güç varsa orada istismar riski büyür.

2022: Enes Kara ve cemaat evleri tartışması

Elazığ’da tıp eğitimi alan Enes Kara, 2022 yılında yaşamına son vermeden önce yayımladığı videoda kaldığı cemaat evindeki yaşam koşullarından, aile baskısından ve yaşadığı güçlüklerden söz etti.

Ölümü Türkiye’de büyük tartışma başlattı.

Gençlerin istemedikleri barınma ortamlarında kalmaya zorlanması, ailelerin beklentileri ve cemaat evlerindeki yaşam koşulları yeniden gündeme geldi.

Kara’nın ölümünden herhangi bir cemaat yöneticisinin cezai sorumlu olduğu sonucuna, yalnızca bu açıklamalardan hareketle varamayız.

Ancak olayın ardından ilgili bazı haberlere erişim engeli getirilmesi de basına yansıdı.

Peki, gençlerin yaşadıkları sorunları kamuoyunun öğrenmesi neden önemli?

Çünkü bir sorun hakkında konuşamazsak, onu nasıl çözeceğiz?

Bir gencin yardım isteyebileceği güvenli kurumlar yoksa, onu kim koruyacak?

Hiranur davası: Bir çocuğun hayatına kim karar verebilir?

2022 yılında kamuoyuna yansıyan Hiranur Vakfı dosyası, Türkiye’nin en çok tartıştığı çocuk istismarı davalarından biri oldu.

İsmailağa Cemaati ile ilişkili Hiranur Vakfı’nın kurucularından Yusuf Ziya Gümüşel’in kızının çocuk yaşta istismara maruz bırakılmasına ilişkin davada, 2024 yılında Kadir İstekli’ye 36 yıl, Yusuf Ziya Gümüşel’e 18 yıl 9 ay hapis cezası verildi.

Haziran 2026’da Gümüşel, sağlık durumu nedeniyle ev hapsi ve yurt dışına çıkış yasağı şeklindeki adli kontrol tedbirleriyle tahliye edildi.

Bu karar beraat anlamına gelmiyor.

Burada tartışmamız gereken temel mesele açık:

Hiçbir çocuğun hayatı, ailesinin veya dinî bir otoritenin sınırsız karar verme alanı değildir.

Bir çocuğun hakları vardır.

Bu haklar dinî gerekçelerle ortadan kaldırılamaz.

Hiçbir aile, hiçbir kurum ve hiçbir lider çocuğun korunma hakkının üzerinde değildir.

2023: Menzil bağlantılı medrese ve bir çocuğun ölümü

2023 yılında Şanlıurfa’da Menzil/Semerkand bağlantılı olduğu belirtilen bir medresenin yakınında 12 yaşındaki bir çocuk ölü bulundu.

Olay kamuoyuna yansıdı.

Ölümün koşulları hakkında çeşitli iddialar gündeme geldi.

Ardından erişim engeli kararları tartışılmaya başlandı.

Free Web Turkey’nin araştırmasına göre, Semerkand Vakfı’nın başvurusu üzerine alınan iki ayrı kararla olay hakkında beş haber, 36 sosyal medya paylaşımı ve dört YouTube videosu olmak üzere toplam 45 içeriğe erişim engeli getirildi.

Bu çocuğun öldürüldüğüne veya bir tarikat yöneticisinin ölümünden cezai sorumlu olduğuna ilişkin kesinleşmiş bir mahkeme kararı tespit edilmiş değil.

Bunu özellikle belirtmek gerekiyor.

Kimseyi kanıtlanmamış bir suçla itham edemeyiz.

Fakat erişim engeli kararlarının gerekçelerini sorgulayabiliriz.

Bir çocuğun ölümü hakkında bilgi edinme hakkıyla kişilik haklarının korunması arasında adil bir denge kuruldu mu?

Bu sorunun sorulması neden rahatsızlık yaratsın?

Bursa’daki dosya: Çocuklar konuştuğunda kim dinledi?

2024 yılında Bursa’nın Orhaneli ilçesinde İsmailağa bağlantılı olduğu haberleştirilen yatılı Kur’an kursunda çocuklara yönelik cinsel istismar olayı yargıya taşındı.

2025 yılında kursun o dönemde 17 yaşında olan bir öğrencisine toplam 50 yıl hapis cezası verildiği basına yansıdı.

Kurs görevlilerinin çocukları susturmaya çalıştığı yönünde iddialar ortaya atıldı. Haberlerde, bu görevlilerin aynı davada sanık değil, bilgi sahibi veya tanık sıfatıyla yer aldıkları belirtildi.

Bu iddiaların doğruluğu ayrıca araştırılmalıdır.

Ancak karşımızda çok önemli bir soru bulunuyor:

Bir kurumda çocuklar istismara uğradığında bunu ilk kim fark eder?

Öğretmen mi?

Yönetici mi?

Diğer öğrenciler mi?

Ve bir çocuk yaşadıklarını anlattığında kim harekete geçer?

Çocukları koruma görevi, istismar ortaya çıktıktan sonra başlayamaz.

Çocuklar korkmadan konuşabilmeli, yetişkinler de sorumluluklarını yerine getirmelidir.

Bazı davaları bu yazıya bilerek almadım. Neden mi?

Gelelim bu yazının belki de en düşündürücü bölümüne.

Bu köşe yazısını hazırlarken geçmiş yılların haberlerini, yayımlanmış dava sonuçlarını ve erişim engellerine ilişkin raporları inceledim.

Karşıma çok sayıda dosya çıktı.

Çocuk istismarı iddiaları…

Cinsel saldırı davaları…

Şüpheli ölümler…

Yurtlarda yaşanan ihmaller…

Ve erişim engeli kararları…

Fakat dikkat ederseniz bazı dosyaların ayrıntılarını burada anlatmadım.

Neden mi?

Çünkü bazı olaylarla ilgili haberlere erişim engeli getirilmiş.

Bazı dosyalarda yayın kısıtlamaları gündeme gelmiş.

Bazı eski haberlerin özgün içeriğine ulaşmak veya iddialarını bağımsız kaynaklarla doğrulamak güçleşmiş.

Üstelik özellikle çocuklarla ilgili olaylarda mağdurların kimliğini ve özel hayatını korumak zorundayız.

Bu yüzden hukuki durumunu, kaynağını ve doğruluğunu yeterince teyit edemediğim bazı iddiaları tekrar yayımlamıyorum.

Ne ilginç, değil mi?

Bir tarafta kamuoyunun cevap beklediği ağır olaylar var.

Diğer tarafta bu olaylara ilişkin bazı haberlerin okunmasını sınırlayan mahkeme kararları…

Elbette bu kararların hepsinin aynı gerekçeyle verildiğini veya amacının suçları gizlemek olduğunu söyleyemeyiz.

Ancak ortada çok ciddi bir araştırma konusu var.

Haberlerin erişime kapatılması, kamuoyunun denetim yapmasını da zorlaştırıyor mu?

İşte bunu sormak gerekiyor.

Yalnızca 2023’te tarikat ve cemaatlerle ilgili 221 haber engellendi

Şimdi çok önemli bir veriye bakalım.

Free Web Turkey’nin 2023 İnternet Sansürü Raporu’na göre, tarikat ve cemaatlerin adının geçtiği 221 haber adresine 11 ayrı kararla erişim engeli getirildi.

Bu haberlerin:

  • 157’si kadınlara ve çocuklara karşı işlenen suçlarla ilgiliydi.
  • 60’ı yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarını konu alıyordu.
  • Dördü din sömürüsüyle ilgiliydi.

Sosyal medya paylaşımları da dahil edildiğinde erişimi engellenen adres sayısı 301’e ulaşıyordu.

221 haber!

Üstelik bunlar yalnızca bir yıllık raporda tespit edilen kayıtlar.

Bu sayılar tek başına 221 suç işlendiğini veya 221 olayın örtbas edildiğini göstermiyor.

Fakat erişim engellerinin kapsamının araştırılması gerektiğini gösteriyor.

Şimdi Adalet Bakanlığına ve ilgili yargı makamlarına sormak gerekiyor:

Bu kararlar hangi gerekçelerle verildi?

Haberin tamamına erişimi engellemek gerçekten gerekli miydi?

Mağdurun kimliğini gizlemek veya hukuka aykırı bölümü kaldırmak yeterli olabilir miydi?

Kamuoyunun bilgi alma hakkı ne ölçüde değerlendirildi?

Elbette çocukların isimleri, fotoğrafları ve özel hayatları korunmalı.

Elbette mahkeme kararlarına uyulmalı.

Elbette herkesin masumiyet karinesine saygı gösterilmeli.

Ama çocukları korumakla, olayları kamuoyunun tartışmasından tamamen çıkarmak aynı şey değildir.

Nitekim Anayasa Mahkemesi de geçmişte bazı internet haberlerine getirilen erişim engellerinin ifade ve basın özgürlüklerini ihlal ettiğine karar verdi.

Bir başka önemli ayrımı da unutmayalım: Erişim engeli ile yayın yasağı aynı hukuki işlem değildir. Her kararın kapsamı, dayanağı ve gerekçesi ayrı ayrı incelenmelidir.

Bir haberi erişime kapatmak, o haberde anlatılan olayla ilgili bütün soruları cevaplamak değildir.

Peki, devlet bu yapıları yeterince denetliyor mu?

Türkiye’de yaklaşık çeyrek asırdır aynı siyasi iktidar ülkeyi yönetiyor.

Bu dönemde dinî vakıfların, cemaatlerin ve tarikatların eğitim, barınma, kamu kurumları ve siyasetle ilişkileri birçok kez tartışıldı.

Tarikatların sayısının son 22 yılda ne kadar arttığını gösteren kapsamlı ve karşılaştırılabilir bir resmî veri bulunmuyor.

Bu nedenle sayılarının veya bağlantılı suçların mutlaka arttığını kesin bir gerçek gibi söyleyemeyiz.

Ama ortada bir gerçek var.

Farklı yıllarda, farklı dinî kurumlarla ilişkilendirilen olaylarda ağır istismar suçları işlendi, ihmaller yargıya taşındı ve çocuklar hayatlarını kaybetti.

Şimdi Cumhurbaşkanlığına ve hükümete sormak gerekiyor:

Bu olaylardan hangi dersler çıkarıldı?

Yatılı dinî eğitim kurumlarının kaçında habersiz denetim yapıldı?

Hangi güvenlik eksiklikleri tespit edildi?

Kaç kurum hakkında işlem uygulandı?

Kaç ihbar değerlendirmeye alındı?

Denetimden sorumlu kamu görevlilerinin ihmalleri nasıl araştırıldı?

Bu soruların cevabı neden düzenli biçimde kamuoyuyla paylaşılmasın?

Çocukların güvenliği söz konusuysa devletin hesap vermesi gerekir.

Bu, siyasi düşmanlık değil.

Kamu denetimidir.

Bir tarikat hakkında soruşturma açılması dine saldırı değildir

Burada artık çok açık konuşmak gerekiyor.

Bir cemaat yöneticisi hakkında çocuk istismarı şüphesi varsa savcılık araştırmalıdır.

Bir yurtta insanlar ölmüşse sorumluluğu bulunan herkesin görevini yerine getirip getirmediği incelenmelidir.

Bir vakıfta mali usulsüzlük şüphesi varsa yetkili kurumlar denetim yapmalıdır.

Bir kamu görevlisinin bir kurumu hukuka aykırı biçimde koruduğuna ilişkin somut deliller varsa o da soruşturulmalıdır.

Bütün bunlar yapılırken insanların inanç özgürlüğü korunmalıdır.

Ancak dinî kimlik, soruşturma yapılmasını engelleyen bir ayrıcalık olamaz.

Bir tarikat mensubunun suç şüphesiyle soruşturulması, İslam’a karşı operasyon değildir.

Bu, hukuk devletinin görevidir.

Nasıl bir siyasi parti yöneticisi suç işlediğinde bütün seçmenler suçlu olmuyorsa, bir dinî kurum yöneticisinin işlediği suçtan da bütün inananlar sorumlu tutulamaz.

Hukuk kişilerin somut eylemlerine bakar.

Toplumun ihtiyacı, inançları hedef alan kampanyalar değil; suç şüphesine karşı tarafsız ve etkin soruşturmalardır.

Para, bağış ve siyasi nüfuz meselesi

Bir başka önemli mesele de ekonomik güç.

Dinî vakıflar ve dernekler yasal çerçevede bağış toplayabilir, yurt işletebilir ve eğitim faaliyetleri gerçekleştirebilir.

Bunlar tek başına suç değildir.

Ancak mali kaynakları ve kamu kurumlarıyla ilişkileri denetlenebilir olmalıdır.

Bağışlar nereye harcanıyor?

Kamu destekleri hangi kuruluşlara aktarılıyor?

Bu desteklerde hangi ölçütler uygulanıyor?

Kurum yöneticilerinin mali işlemleri nasıl denetleniyor?

Devlet içinde görev yapan kişiler ile özel kuruluşlar arasında çıkar çatışması bulunup bulunmadığı nasıl araştırılıyor?

Herhangi bir tarikatın yasa dışı kazanç elde ettiğini veya devlet içindeki kişiler aracılığıyla suçlarını gizlediğini kanıtlayan genel bir tespit ortaya koymuş değiliz.

Fakat böyle bir riskin önlenmesi için etkili denetim istemek son derece meşrudur.

Şeffaflıktan zarar görecek olan dürüst insanlar değil, hukuka aykırı davrananlardır.

Cumhurbaşkanlığına, Adalet Bakanlığına ve muhalefete açık çağrı

Buradan Cumhurbaşkanlığına, Adalet Bakanlığına, İçişleri Bakanlığına, Millî Eğitim Bakanlığına ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına açık bir çağrıda bulunmak gerekiyor.

Son 22 yılda çocuk istismarı, şüpheli ölüm veya ağır ihmal iddialarıyla gündeme gelen dinî yurt, kurs ve vakıflara ilişkin dosyalar, hukuken mümkün olan sınırlar içinde yeniden değerlendirilsin.

Çocukların kaldığı bütün yatılı kurumlarda düzenli, bağımsız ve habersiz denetimler yapılsın.

Geçmişte yapılan denetimlerde hangi eksikliklerin tespit edildiği kamuoyuyla paylaşılsın.

İstismar ihbarları için kurum yöneticilerinden bağımsız başvuru mekanizmaları kurulsun.

Suç şüphesini destekleyen somut delillerin bulunduğu olaylarda savcılıklar gerekli soruşturmaları yürütsün ve yasal koşullar oluştuğunda adli tedbirleri uygulasın.

Kamu görevlilerinin olası ihmalleri de araştırılsın.

Erişim engeli kararları, çocukların mahremiyetiyle toplumun haber alma hakkı arasında adil bir denge kurulup kurulmadığı bakımından değerlendirilsin.

Ve en önemlisi, bütün bu süreçlerin sonuçları toplumun anlayabileceği şekilde açıklansın.

Muhalefet partileri de görevini yerine getirmeli.

Meclis araştırmaları istemeli.

Soru önergeleri vermeli.

Geçmiş dosyaların denetim açısından hangi eksiklikleri ortaya koyduğunu araştırmalı.

İktidar değişse de değişmese de çocukları koruyan kurumlar güçlü ve bağımsız olmalı.

Çünkü bu mesele yalnızca bir partinin meselesi değil.

Bu, Türkiye’nin meselesi.

Çocukları mı koruyacağız, kurumların itibarını mı?

Bu ülkede kimsenin inancına karışılmamalı.

Kimse başörtüsü taktığı için suçlanmamalı.

Kimse namaz kıldığı için hedef gösterilmemeli.

Kimse bir cemaate mensup olduğu için peşinen suçlu ilan edilmemeli.

Ama aynı şekilde hiçbir kişi de şeyh, hoca, vakıf başkanı, tarikat lideri veya siyasi nüfuz sahibi olduğu için hukukun üzerinde görülmemeli.

Bir çocuk istismara uğradığında ilk düşünülmesi gereken şey kurumun adı olmamalı.

Çocuğun güvenliği olmalı.

Bir yurtta yangın çıktığında önce kurumun itibarı değil, o binanın neden güvenli olmadığı araştırılmalı.

Bir ölüm yaşandığında olayın tüm yönleriyle aydınlatılması sağlanmalı.

Bir haber engellendiğinde kararın gerekçesi, gerekliliği ve kapsamı denetlenebilmeli.

Çünkü bugün sorulmayan sorular, yarın başka bir ailenin kapısını çalabilir.

Bir anne daha evladını kaybedebilir.

Bir çocuk daha yardım isteyecek kimse bulamayabilir.

Ve biz yıllar sonra yine aynı cümleyi kurmak zorunda kalabiliriz:

“Keşke zamanında denetlenseydi.”

Artık bu ülkenin yalnızca olaylar yaşandıktan sonra tepki gösteren değil, olaylar yaşanmadan önce koruyan bir sisteme ihtiyacı var.

Mesele kimin hangi tarikata bağlı olduğu değil.

Mesele devletin kimi koruduğu, kimi denetlediği ve kime hesap sorduğudur.

Şimdi Cumhurbaşkanlığına, hükümete, Adalet Bakanlığına ve bütün siyasi partilere aynı soruyu soruyorum:

Çocukların güvenliğini gerçekten her şeyin üzerinde tutacak mısınız?

Yoksa yıllar sonra başka dosyaları, başka ölümleri ve başka istismar davalarını mı konuşacağız?

Unutmayalım.

Bir vakfın itibarı yeniden oluşturulabilir.

Bir kurumun yöneticisi değiştirilebilir.

Bir bina yeniden yapılabilir.

Ama kaybedilen bir çocuk geri getirilemez.

Devletin görevi tarikatların itibarını değil, çocukların hayatını ve bütün vatandaşların haklarını korumaktır.

Ve hiçbir tarikat, hiçbir cemaat, hiçbir vakıf bir çocuğun hayatından daha değerli değildir.

Kaynaklar

Bir hata mı gördünüz? Haberle ilgili düzeltme veya ek bilgi talebinizi iletişim sayfamızdan iletebilirsiniz.